Sizin hiç babanız öldü mü?

 

Sizin hiç babanız öldü mü? Nereden duyduğumu  hatırlamıyorum bu acı dolu soru cümlesini? O gün de aynı şimdi olduğu gibi içimi acıtmıştı. Cevabını uzun uzun düşünmüştüm..Çok yıllar öncesine götürmüştü bu soru  beni. Çok uzun yıllar öncesine. Ve gözlerim yaşlı vermiştim cevabını…
Evet benim babam öldü. Hem de defalarca. İlki 3 ya da 4 yaşlarındayken. Annemle babam ben henüz on buçuk aylıkken ayrılmışlar. Annemin ailesinin yanında mutlu huzurlu bir çocukluk geçiriyordum. Geniş bir aileydik. Anneannem, iki teyzem, ninem, annem, ben ve tabi ki canım Büyükbabacığım. Her şey çok eğlenceliydi hayatımda. Oyuncak bebeklerim, kocaman bir bahçe, kum havuzum, çiçeklerim, dönem dönem değişen hayvanlarımla mutluydum. Ne var ki kanunlar vardı!!! Yılda 15 gün beni O’na veriyorlardı. Yani babama.
Bir yaz günüydü, evimizin bahçesine oynarken küçük teyzem yanıma geldi Büyükbabam beni dükkana çağırıyordu. Elinden tuttum, yola çıktık. Dükkanımıza vardığımızda beyaz bir otomobil beni bekliyordu. Meğer eşyalarım arka yoldan büyükbabamın yanında çalışan çocukla çoktan dükkana yollanmış, arabaya yerleştirilmişti. O, İlk hayal kırıklığımın altına imzasını atan adam beni bekliyordu. Yani babam. Zorla bindirdi beni arabaya. Şu an o günle ilgili hatırladığım; otomobilin arka kapısından çıkmaya çalışan küçük bir kız çocuğu. Kapıyı açamayınca cama saldıran ve zorla kapatılan camın arasına sıkışan parmaklarımın acısı…O bile küçücük kalbimin acısından büyük değildi. Bir de  arkadan yaşlı gözlerle  çaresiz ona bakan iki üzgün yürek.. Teyzem ve Büyükbabacığım…
İşte babam ilk kez o gün öldü benim için. Küçücük kalbimi kırmadı, parçalara ayırdı. Onarılması imkansız yaralar bıraktı küçücük yüreğimde. Beni evimden, annemden, büyükbabamdan, ailemden  zorla ayırdı. Ve ilk o gün kendini öldürdü.
(-Halaa büyükbabam beni telefonla bir yere çağırdığında  o gün gelir aklıma. Bir şüphe kaplar içimi.. Küçük kalplerin acıları kolay yok olmuyor..-)
İkincisi yine zor geçen bir onbeş günün içindeydi. Yine zorla götürülmüştüm Bursa’ya. Ağlayarak, istemeden, yuvamdan koparılarak. Annesinde kalıyordum. Galiba  onun başka bir evi vardı. Beni görmeye gelmişti. Bense onu görmeyi hiç istemiyordum. Salondaki büyük masaya oturmuş yüzümü masaya kapamış ellerimle de örtmüştüm. En fazla 5 yaşında olmalıydım. Bana sesleniyordu “Banu bana bak kızım. Bir gel sarıl, sana bunu vereceğim.”  Başımı kaldırmadan parmaklarımın arasından göz ucuyla baktığımda büyükbabamın her İstanbul’a gidişinde getirdiği o ekstra büyük  Nestle  Çikolatayı gördüm elinde. Orada ne kadar durdu bilmiyorum. Ben başımı kaldırmadım o çikolatayı vermedi. Gitti.. Bu onu belki ikinci görüşümdü hatırlayabildiğim,  Bu da ikinci ölüşüydü  benim babamın…( Bu onu sanırım son görüşümdü zaten. O yıl dönmeden önce öyle yaramazlıklar yapmıştım ki bir daha almaktan, götürmekten vazgeçti beni. Küçücük bir kız çocuğuyla yaptığı savaşı kaybetmişti. Belki ondan daha inatçı olduğum için sevmedi beni hiç. )
Ve devamı geldi. Defalarca öldü benim babam. Ben farkına bile varmadım önceleri.. Büyüdükçe  fark ettim  ölüşlerini.. Üçüncüsü okula ilk başladığım gündü. Siyah önlüğüm , beyaz yakam, çantam,  hatta kısacık saçıma kocaman beyaz fiyonk tokam bile hazırdı.. Yanımda annem.. Ben tek elimde annem diğer elim boşta girdim okula. Diğer  çocuklarsa anne babalarıyla.. O gün üçüncüsüydü işte ölüşünün.. Benim babam o gün üçüncüye ölmüştü, ilk okul günümün kalabalığında. Bir ben fark etmiştim  bu cenazeyi …
Sonra defalarca ve defalarca öldü.. Her veli toplantısında, mezuniyetlerimde, yılbaşlarında, hiç sevemediğim o babalar günlerinde, işsiz kaldığım zamanlarda, aşk acısı çekerken bir omuz aradığımda, kredi kartı borçlarımın altında ezilip kaldığımda.. Hayatımın en güzel günlerinden birini yaşarken; sevdiğim adamla bir yuva kurarken..  Hiç dirilmese de, her önemli günde, ihtiyacım olduğunda bir daha öldü O.. Bu defalarca ölüşü yaşarken içimde, anlamamışım işin garibi.. Hiç farkına varmamışım büyürken.
Ben babamın defalarca öldüğünü, minik oğlumu kucağıma aldığım gün  fark ettim. Anne olduğum, evlat sahibi olduğum gün..  Bir babanın bir evladı nasıl hiçe saydığını anlayamadığım gün..
Evet…Ne acı bir soru.. Sizin hiç babanız öldü mü? Ve ne acı bir cevabı var bu sorunun bende..
Babam orda annemden sonraki evliliğinden olan çocuklarıyla güzel bir hayat sürerken, oğlunun sevgilisinin mezuniyetinde yer alırken mesela,  benim tek “keşke”m;
Keşke benim babam tüm güzel anılarımızı  bırakarak, öbür dünyaya göç etseydi ve ben mezarına  bir demet çiçekle  kapanıp ağlasaydım, özleseydim.. Keşke babamın cenazesini bir kez sonsuze dek kaldırmak zorunda kalsaydım da  bir ömür benimle yaşasaydı.. O zaman içimdeki küçücük  çocuk defalarca aynı  cenazeyi kaldırmak zorunda kalmazdı..

Sizin hiç babanız öldü mü?” için bir yorum

  1. senin hikayeni seninle birlikte yaşayan onlarca kişilerden biri olan ben ,herşeyi bildiğim halde, okurken hem duygulandırdın beni ,hemde gözlerimi yaşarttın canım hep mutlu ol. Seni seviyorum …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir